”Afrika’da sandık taşımak istiyorum”

Mikrobiyoloji ve enfeksiyon hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Selim Badur, klasik bilim adamlarının aksine çok renkli bir yaşam sürüyor; radyo kanallarında ‘müzik’ ve ‘sağlık’ programları yapıyor, nerede olursa olsun koşmayı hiç ihmal etmiyor. Şimdilerde ise birkaç ay Afrika’da çalışmayı planlıyor.

FUNDA ÇATAR

Bu ayki röportaj konuğumuz Prof. Dr. Selim Badur… O bir bilim adamı. “Mikrobiyoloji” denildiğinde akla ilk onun ismi geliyor. Yani, mikroorganizmaların yol açtıkları enfeksiyon hastalıklarının tanı ve tedavisiyle uğraşıyor. 15 yıl başkanlık yaptığı İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Viroloji ve İmmünoloji Bilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görevine devam ediyor. Aynı zamanda çeşitli derneklerde başkan ve yönetim kurulu üyesi olarak aktif rol alıyor. Oldukça entelektüel, bir o kadar da karizmatik… Meslek hayatında bugüne dek çok sayıda başarılı projelere imza atmasına rağmen, “Pek bir şey yapmadım ki” diyecek kadar da mütevazı! Klasik bilim adamlarının aksine, oldukça renkli bir yaşam sürüyor. Uzun yıllar yaşadığı Fransa’nın diline ve kültürüne hakim olduğu için NTV Radyosu’nda “Fransızca” müzik programı yapıyor. Zengin bir müzik arşivine sahip olan Badur, radyoda program yaparken üniversitede yaşadığı sorunlardan biraz olsun uzaklaştığını belirtiyor. Bebek sahilinde yudumladığımız çay eşliğinde Prof. Dr. Selim Badur konuşuyor, ben ise adeta soluk almadan onu dinliyorum. Ve, röportaj sırasında öğreniyorum ki Prof. Dr. Selim Badur’un sosyal hayatında yaptıkları bununla sınırlı kalmıyor…

Doktorluk mesleğine nasıl başladınız?
Liseyi Saint Joseph Koleji’nde bitirdikten sonra Belçika’ya gittim ve orada ‘eczacılık’ okudum. Belçika’dan dönünce eczacılık tıp fakültesinin mikrobiyoloji bölümünde iki yıl çalıştım. Sonra beni tıp fakültesinin kadrosuna aldılar. Yani, doktorluğa tamamen rastlantı eseri başladım.

Uzun yıllar da Fransa’da yaşadınız…
1981 yılında Fransa’ya ilk defa burs çıkmıştı. Ben ve bir arkadaşım bursu kazanarak Fransa’ya gittik. Dış ülkelerle ilişkiye daha açık bir ekibin içine düştüğüm için Fransızlarla ilişkim uzun yıllar devam etti ve beş yıl orada yaşadım. Yaklaşık 5 yıl önce de Fransa’da misafir öğretim üyesi olarak ders verdim. Ancak Fransa ile Türkiye arasında mekik dokurken, bunun her iki tarafa da yarar sağlamayacağını gördüm ve programı durdurdum.

Birçok Türk asıstanını da Fransa’ya gönderdiğinizi biliyorum…
Bundan 18 yıl önce Fransız hükümeti ile bir anlaşma imzaladık. Fransızlar bu anlaşma kapsamında her yıl iki Türk genç araştırmacıya burs veriyorlar. Ancak 5 yıl kadar önce Türkiye ile Fransa’nın arası açılmıştı. Bu nedenle o yıl Türkiye’den kadrolu asistan göndermek yasaktı, güya Fransa’yı protesto edeceğiz. Ama Fransız hükümeti bunu duyarsa, bir daha burs vermezdi. Biz de o yıl kadrosuz gençlerin gönderilmesine karar verdik. Bugüne kadar toplam 16 gencimiz Fransa’ya gitti. Bu çok önemli bir başarı bence.

Size “tam bir Parizien” diyenler de var.. Bu ülkeyi çok mu seviyorsunuz?
Evet, seviyorum. Ancak sevmekten çok, o kültürü iyi bildiğim için Fransa’ya gitmekten keyif alıyorum. Ayrıca, orada uzun yıllardır devam eden çok güzel dostluklarım var benim

Fransa’da sizi en çok ne etkiledi?
Açıkçası Fransa’ya gitmeden önce o ülkede bilgiye erişimin çok kolay olacağını düşünüyordum. ‘Kimbilir, ne ilginç ortamlarda ne ilginç sohbetlere, söyleşilere katılacağım. Ben bir kenara çekilir, dinlerim’ diyordum. Ama oraya gidince hiç de öyle olmadığını gördüm. Hani derler ya ‘Türkiye’nin yerini bile bilmiyorlar’ diye. Hakikaten öyle. Biz dünya politikasını çok daha iyi biliyoruz. Bu beni çok şaşırtmıştı açıkçası. Çetin Altan, Fransa’nın köylerinde bile şarap içilip, kadın erkek dans edildiğini söylüyor. Tabii bu idealize edilmiş bir şey. Orada da baskı ve bağnazlık var aslında. Nasıl ki İstanbul veya Nişantaşı Türkiye değilse, Fransa’da Champs-Elsysee’den ibaret değil. Ayrıca Fransız toplumu, feodal bir toplumdur. Hatta bizden bile daha feodaller. Ama aramızda şöyle bir fark var, Fransızlar, örneğin Albert Camus’yü okumamış veya onu anlamamış olsalar bile ülkelerini saygın bir şekilde temsil ettiği için sanatçılarını yüceltiyorlar. Biz ise yıllar önce Sivas’ta olduğu gibi, entelektüellerimizi yakıyoruz.

İstanbul Tıp Fakültesi Viroloji ve İmmünoloji Bilim Dalı’nda 15 yıl başkanlık yaptınız. Yaklaşık iki ay önce başkanlıktan ayrılmışsınız. Neden?
Yaptığım şeyler bir dönem çok fazla eleştirildi ve ben yalnız kaldım. Şimdi beni eleştiren arkadaşlarım gelsinler, göreve onlar devam etsinler istiyorum. Ayrıca bundan sonra bürokrasi ile testlerle ve hastalarla biraz daha az ilgilenip, kendime daha fazla zaman ayırmam gerektiğine karar verdim. Bu yüzden başkanlık sürem dolduktan sonra seçimlerde adaylığımı koymadım.

Ne tür eleştiriler almıştınız?
Mesela, başkanlığını yaptığım bilim dalında kararları hep benim aldığım ya da hep benim seçtiğim tekniklerin kullanıldığı yönünde eleştiriler geliyordu. ‘Buyurun siz de seçin, siz de yapın’ dediğim zaman ise kimseden ses çıkmıyordu. Bundan sonra roller değişti; artık ben öneride bulunacağım, kabul ederlerse onlar uygulayacaklar.

Meslektaşlarınıza kırgın mısınız?
Hayır, kimseye kırgın değilim ama belki de artık kendime daha fazla zaman ayırmak istediğim için bahane buluyorumdur. Hem üniversiteyi hem özel hayatımı hep dengeli bir şekilde yürütmeye çalışmaktan yoruldum artık. Şimdi ağırlığı dış dünyaya kaydırmak istiyorum. Bu yüzden, önümüzdeki yıl, AIDS Savaşım Derneği’ndeki başkanlığımdan da ayrılmayı düşünüyorum.

Artık daha sakin bir yaşam sürmek zor gelmeyecek mi?
Belki genelleme yapmak doğru olmaz ama Türkiye’de üniversiteler evrensel akademi konseptine uyan bir ortamı hiçbir zaman bulamadı. Bundan dolayı yaşanan sorunlar da beni epey yordu. Ayrıca doğru zamanda bazı şeyleri bırakmayı bilmek lazım. Zaten yaptığım o kadar çok şey var ki bunları bırakmak hayatımda boşluk yaratmaz, tam aksine esneklik ve hareket alanı sağlar. İki ayrı radyo kanalında ‘sağlık’ ve ‘müzik’ programı yapmak bunlardan biri herhalde, değil mi?
Evet, 7 yıldır, İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nin dekanı olan arkadaşım Profesör Doktor Hasan Meriç ile dekan yardımcısı Profesör Doktor Serdar Çintan’la, Açık Radyo’da, cuma günleri ‘Önce Sağlık’ adlı program yapıyoruz. Programda, ‘AIDS veya hepatit B şöyle bir hastalıktır’ şeklinde konuşmuyoruz. Biz tamamen işin sosyal ve etik yönünden, sağlık sektöründe yaşanan komik olaylardan bahsediyoruz. Aralarda da müzik yayını yapıyoruz. İlginçlik olsun diye son zamanlarda Müslüm Gürses, Kibariye veya Ali Rıza Binboğa gibi, programımıza aykırı sanatçıların şarkılarını da çalmaya başladık. Biz program sırasında çok eğleniyoruz. Dinleyicilerimizden de olumlu tepkiler gelince daha da mutlu oluyoruz.

İlginç anılarınız vardır mutlaka…
Elbette. Bir gün tek başıma yayın yapıyordum. Arkadaşlarım beş dakika sonra yayına katılacaklardı. Programa başlarken, ‘İyi günler sevgili Açık Radyo dinleyicileri yerine, NTV Radyo dinleyicileri’ dedim. Malum, canlı yayındayız. O an epey ter döktüğümü hatırlıyorum. NTV’de de program hazırladığım için kanalları karıştırmıştım. Bunun gibi pek çok ilginç şeyler yaşıyoruz. Hepsi güzel bir anı olarak zihinlerimizde yer ediniyor.

Devamı 2007 Formsante Ekim sayısında…

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here