Aşk gibi… Şiir gibi…

fransa-paris

Paris’in ruhu farklıdır. O sanatseveri de, alışverişkoliği de, ehlikeyfi de mutlu etmeyi bilir. Romantiktir ama duygularını belli etmez; aşkın şarkısını fısıldar siz sokaklarında kaybolurken… Yıllanmış bir şaraptır onun en değerli hediyesi ve en sevdiği mevsimdir sonbahar!

Sonbahar, fazlasıyla ‘kaçma’ isteği yaratır içimde. Gürültüden, kalabalıktan kaçma… Yağmura ve yalnızlığa sığınma… Paris, giden gitmeyen, gören görmeyen herkes için; biraz romantizm, biraz şarap ve biraz da özgürlüktür. Bu yüzden size bir Paris masalı anlatmak istedim, içinizdeki melankoliye ayak uydurabilmek için bu ay. Kasım ayında; biraz soğuk ve çokça yağmurludur Paris… Ama bu kavramların en yakıştığı şehirdir bence orası. Çünkü sonbaharda bu şehir aynı aşk gibi başkadır.

Eyfel Kulesi (La Tour Eiffel)
İlk kez gidiyorsanız Paris’e daha uçak piste inmeden gözleriniz Eyfel’i aramaya başlar ve genelde de bulur bu kocaman demir kuleyi. Her ne kadar bazıları, ‘bildiğin demir yığını’ deseler de, Eyfel aslında herkesi etkileyebilecek kadar ihtişamlıdır. Ona yaklaştıkça küçüldüğünüzü hissederseniz. Yukarıya çıkmaya karar verirseniz de sıra bekleme olasılığınız çok yüksektir. Bana sorarsanız, Paris’te yapılacak en saçma şey Eyfel’e çıkmaktır.

eyfel-kulesi Çünkü yukarıdan göreceğiniz manzara sadece Eyfel’siz bir Paris’tir. Bu da köprüleri silinmiş bir İstanbul resmine bakmaya benzer… Eyfel’i en iyi görebileceğiniz yere gelirsek; Trocadero Meydanı’nın manzarası şahanedir. Unutmayın; Paris’te her yere metroyla rahatlıkla gidebilirsiniz. Trocadero da aynı zamanda bir durağın adı.. Metrodan çıkar çıkmaz karşınızda dimdik dikilen, 300 metre boyundaki Eyfel ile karşılaşacaksınız. Gitmeden biraz da onun hakkında bilgi sahibi olmak şart: Kule, 1887 ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffel’in firması tarafından, Fransız Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde inşa edilmiş. Her yıl özellikle yaz aylarında çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

montmarte-ve-sacre-coeurMontmartre ve Sacré-Coeur
Paris, sanatın en çok yakıştığı şehirdir. Edebiyatın, resmin, heykelin cennetidir. Monmartre ise sokak sanatçılarının evidir aslında. Kara kalem bir portrenizi ya da karikatürünüzü orada beş dakikada çizebiliyorlar. Ayrıca butik mağazalardan tablolar da alabliyorsunuz. Sanatçılar Meydanı’nın hemen önündeyse ihtişamlı bir kilise olan Sacre-Coeur var. Bu kilise dört kubbeye sahip. İçeriye girdiğinizde büyülü bir atmosferle karşılaşıyosunuz. Peki siz bu kiliseyi nereden hatırlıyorsunuz? Audrey Tautou’nun başrolünde oynadığı bir Jean-Pierre Jeunet filminden, evet ‘Amélie’den. Mutlaka gidip canlı canlı da görmelisiniz. Anlatılmaz yaşanır…

Notre Dame Katedrali
Seine Nehri’nin hemen kenarında bulunan dünyaca ünlü bu katedralin yapımı 1160-1345 yılları arasında sürmüş. Bu nedenle hangi yönden bakarsanız, başka bir binaya bakıyor hissi yaşıyorsunuz. Çünkü onlarca farklı insanın eli değmiş duvarlarına. Duvar işlemeleri ve cam sanatı gotik dönemin etkilerini taşıyor. Çok ama çok etkileyici. Tabii ki Notre Dame’dan bahsedip de Victor Hugo’nun adını geçirmemek olmaz. ‘Notre Dame’ın Kamburu’, bir güzel ve çirkin romanı değildir aslında. 19. yüzyılın başlarında katedralin bakımsızlık nedeniyle yıkılması söz konusu olduğunda Hugo’nun ilgi çekmek için yazdığı bir eserdir ve amacını fazlasıyla yerine getirmiştir. Bundandır ki Notre Dame denilince herkesin aklına bir katedralden çok kambur Quasimodo ve güzeller güzeli Esmeralda gelir.

notre-dame-katedrali

Gözde Kaynak
Devamı Formsante Dergisi Kasım 2010 Sayısında…

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here