Ana Sayfa Pozitif Azra Kohen: “Sistemi beslemek için potansiyelimizi feda ediyoruz”

Azra Kohen: “Sistemi beslemek için potansiyelimizi feda ediyoruz”

Fİ ve Çİ kitaplarının yazarı Azra Kohen, “Hayat, harekete geçen herkesi varması gereken yere götürür” diyor ve harekete geçmemiz için öyküsünün içine gizlediği bir kılavuz sunuyor.

Önce Fİ çıktı, ardından Çİ geldi ve sırada Pİ var… Üçlemenin ilk iki kitabı şu an piyasada; Pİ geldiğinde ise karma tamamlanmış olacak. Bazıları bu kitapların hikayesinde ünlü psikologlar, medya patronları, televizyon ünlüleri, şarkıcılar, sanatçılar ve aşk, seks, aldatma, aldanma bulacak ama satır aralarına gizlenmiş detayları görebilenler bunun bir farkındalık kitabı olduğunu anlayacak.

Azra Kohen, bilgiyi uyutarak değil keyiflendirerek vermek istediği için son zamanlarda sıkça kullanılan “farkındalık”, “dönüşüm”, “kendini gerçekleştirmek” gibi kavramları bir öykünün içine yedirmiş ve kitaplarını “çatlama cesareti gösterebilmiş tohumlara” adamış. Çİ’nin arka kapağında dediği gibi; “Hayatı değil, sistemi yaşadığımızı fark edenler, harekete geçmek için işaret bekleyenler, umursamayanlara karşı umursayanlar, hissedemeyenlere karşı hissedenler ve kendi tekamülünde kaybolmuşlar”dan biriyseniz Azra Kohen’e kulak verin. 

Fİ önce sadece Akilah imzası ile çıktı, Çİ’de isminizi de gördük. Planlanmış bir şey miydi?

Fİ basıldığında üzerine adımı koymayı kesinlikle düşünmüyordum. Kadın mı erkek mi olduğu belli olmayan, cinsiyetsiz bir isim olsun diye Akilah’ı seçtim. Yeni yayınevim şart koştuğu için Çİ’de küçük puntolarla -ki ben daha küçük olmasını isterdim- ismim yer aldı. Kitap benden bağımsız olsun istedim çünkü kimin yazdığı önemli değil, bu bilgi bir şekilde inecekti. İçinde birçok akademik araştırma yer alıyor. Kitaptaki bilgilerin derinliğini araştırmak isteyenlere kaynaklarını da belirtiyorum. Bu nedenle hiç konuşulmak istemedim. Huzurlu bir hayatım var. 

Neler yapıyorsunuz?

Şu an doktoramı yapıyorum ve birçok araştırmanın içindeyim. İngiltere kökenli “Biopsychosocial” ekolünde biyolojiyi, sosyolojiyi ve psikolojiyi bir arada inceliyoruz. Örneğin fareler üzerinde yapılan deneylerle ispatlandı ki belli bir gen var ve bu sizde bulunuyorsa, bulunmayan kişilere göre çok daha kolay bağımlı oluyorsunuz. Biz insanların hep travmalarına, çocukluklarında ne yaşadıklarına takılıyoruz, oysa görüyoruz ki biyolojinin de çok önemli yeri var. Bu nedenle psikolojide işin matematiksel yanının da devreye sokulması gerektiğine inanıyorum. Şu da bir gerçek ki biz genetik biliminde olsun, astronomide olsun daha yeni yeni ilerliyoruz. Örneğin astronomiyi gazete köşelerine indirmiş ve küçültmüş bir uygarlığımız var. Bu bilgi yavaş yavaş ilerliyor ama ilerlediği kadarıyla insanları kategorize etmek, “Sende öğrenme güçlüğü, hiperaktivite var” demek yerine daha elle tutulur deliller aramaya gidilmesi gerekiyor. Hepimiz finansçı ya da dansçı olmak için tasarlanmadık, farklılıklarımız var ve zaten uygarlıkları güzel yapan da bireylerdeki farklılıkların beslenmesi. İnsanın insanlığı sanattan geliyor. Böyle söylediğim zaman sanat, mutluluk, çiçek çocuklar falan demiyorum. Sanat, anlamı fark ettirmektir. Bir anlam vardır, önce siz onu fark edersiniz, sonra diğerlerinin de fark edeceği şekilde resimle, heykelle ya da bambaşka şekilde forma sokarsınız ve o andan itibaren diğerleri de sizin aracılığınızla fark ederler. O yüzden sanat çok değerlidir.

Siz de bazı konuları fark etmiş ve bunu edebiyata yansıtmışsınız. Neyi fark ettiniz?

Tek bir cümle söylemem gerekirse; dünyadaki insan uygarlığının insanlar tarafından yönetilmediğini fark ettim. Ama böyle söyleyince “Kim yönetiyor?” sorusu geliyor. İnsan dediğimiz organizma yönetilmek, koşullandırılmak, manipüle edilmek için çok uygun. Zaten ilk kitap Fİ’de manipülasyon konusunda uzman olmuş bir psikoloğu, Can Manay’ı yazmamın nedeni buydu. Algımız manipülasyona çok uygun. Her şey gördüğümüz gibi değil, bildiğimiz gibi de değil. Bazen bildiğimizi sandığımız şeyler, bildiğimiz şeylerden çok daha az olabiliyor. 

Burada sadece insanlar arası ilişkilerden mi bahsediyoruz, daha büyük bir şeyden mi?

Zaten hepsi birbirine bağlı… Sizin annenizle ilgili farkındalıksızlığınız, okuldaki dersinize olan farkındalıksızlığınıza bağlanabilir. Oradan özel hayatınıza, oradan bir seçmen oluşunuza, oradan bir işveren olarak işyerindeki durumunuza kadar zincirleme reaksiyon gösterir.  

Yazmaya nasıl karar verdiniz?

Hepimizin endişeleri var. Endişenin belirli boyutlarda olması uygarlıkların gelişmesi açısından iyidir, endişeyi engellemek için harekete geçeriz. Genel resme baktığımızda biz sabah kalkıp işe gitmek, bütün zamanımızı vermek, eve gelip kendimizi televizyona teslim etmek, sonra uyumak ya da uyumak için cebelleşmek, ardından ilaçlar kullanmaya başlamak şeklinde katatonik bir alacakaranlık kuşağının içindeyiz. Oysaki kitapta ucundan değiniyorum ve Pİ’de açacağım ki “Schumann Rezonans” diye bir bilgi var. Dünyanın merkezinde atan bir nabız bulunuyor. Yerkürenin çekirdeğinin atmosfere uyguladığı bir nabız bu… Pıt pıt diye, tıpkı bizim nabzımız gibi atıyor. İnsan beyninin çıkardığı beta dalgaları ile yerküre çekirdeğinin oluşturduğu nabız birebir aynı frekansta. Bu bize şunu gösteriyor: Biz yerkürenin çekirdeğine bağlı yaşayan varlıklarız. Ama biz iletişimi geliştirmek üzere internet, kablosuz ağ vs. kullanacağız diye daha yan etkilerinden emin olmadığımız teknolojilere kendimizi teslim ediyoruz ve birincil ihtiyacını karşılayamayan yaratıklara dönüyoruz. 

24022015 azrakohen02

Birincil ihtiyaçtan neyi kastediyorsunuz?

ABD’li psikolog Abraham Maslow’un ihtiyaçlar piramidine göre insanlar geliştikçe ihtiyaçları farklılaşır. İlkel bir yaratık için karnını doyurmak, uyumak, tuvalete gitmek, çiftleşmek, barınmak önemlidir. Sonra güvenlik, ait olma, sevgi ihtiyaçları gelir. Piramidin en tepesinde ise “Kendini gerçekleştirme” vardır. Lütfen bu piramidi araştırın, bu zaten evrenin bilgisidir ve o dönemde Abraham Maslow bunu indirmiştir. Ben de diyorum ki piramidin tepesindeki “kendini gerçekleştirme”, bizim insan olarak bu uygarlığı kurmamızın asıl nedeni… Kendimizi gerçekleştirelim diye bir arada yaşıyoruz ve uygarlıkları kuruyoruz. Fakat şu an kendimizi gerçekleştirmek için kurduğumuz uygarlık bize hapis oldu. Kendimizi gerçekleştirmeyi bıraktık ve uygarlığın sürdürülebilirliği için kendimizi feda etmeye döndük. Aynen Fİ’de anlattığım gibi çatlama cesareti gösteren tohumlar olursanız, kafanızı kaldırıp “Bir dakika ya, niye yaşıyoruz?” diye soruyorsanız size garanti veriyorum iki sene içinde çok mutlu bir insan olursunuz. 

Siz ne zaman sordunuz bu soruları? Kitap bu soruların sonunda mı çıktı?

Oldum olası soruyordum. 16 yaşında iş hayatına atıldım, maaşlı, sigortalı çalışıyordum. Yani sistemin içine çok erken yaşta bodoslama daldım. Tabii erken girince içinizdeki birtakım heyecanlar henüz sönmediği için olayları daha objektif algılayabiliyorsunuz. Sonra psikoloji okumaya başladım. Benden önce yüzyıllardır sorulan soruları sormaya devam ettim. Sonunda çocuğum oldu. Benim geçtiğim yollardan o da geçecekti. İnsanın etrafında farkındalık anlamında uyanmış ve kendinden yaşça büyük birinin olması ne kadar büyük bir avantaj diye düşündüm.

Önce ona bir şey yazayım dedim. Sonra dünyada yaşanan olayları ve adaletsizlikleri sorgulamaya başladım. Hayatımda ilk defa bunalım diyebileceğim duygular yaşadım çünkü etrafımdaki her şeyden kendimi sorumlu tutuyorum: Ben burada üzerime düşeni yapmadığım için orada birisi adaleti yeniyor, ben hareket etmediğim için orada kötü bir şey oluyor. Bu nedenle dünyada ters giden bir şey olduğunda tek görebildiğim kendi görevimi yerine getirmemiş olmam. Bu bir yüzleşme… Bu nedenle benim fark ettiklerimi diğerleri de fark etsin istedim. Ancak bu kolay olmuyor. İnsanlara bilgiyi doğrudan aktarınca beyin direkt kendini kapatıyor ve insanlar uyku moduna geçiyor. Ben de köklerini gerçeklerden alan bir hikayenin içinde bu bilgileri tohum tohum ekeyim, satır aralarında kaybolsun istedim. Endişem vardı açıkçası ama aldığım yorumlara göre kitaplar anlaşılmış.

Erotik kitap olduğunu düşünenler oldu mu?

Bu yönde gelen eleştiri olmadı ama sorular geldi. Dünyada cinsellikten daha fazla deneyimlenen başka hiçbir şey yok. Dünyanın yüzde 99,9’unun deneyimlediği bir olay. Beyne baktığımızda yapılan araştırmaların sonucuna göre cinsellik söz konusu olduğunda beyindeki elektrik akımı fazlalaşıyor. Beyin direkt oraya odaklanıyor. Bizim bir beyin sapımız var. Ani bir ses geldiğinde bize “Eğil, saklan, kaç” diyen yer. Onun üzerinde limbik sistem var; duygularımızın oluştuğu… Onun üzerinde de korteks var; düşüncelerin geliştiği bölge. Limbik sisteme cinselliği verdiğiniz zaman üstteki kortekste hareket hızlanıyor. Öte yandan bir insanın nasıl seviştiğine bakarak onun psikolojisi ile ilgili her şeyi söyleyebilirsiniz. Ne yediğimiz yemekler, ne giydiğimiz kıyafetler ne de sözlerimiz gibiyiz ama tam da seviştiğimiz gibiyiz. 

Çİ’de bir medya patronu var, gerektiğinde çok acımasız olabiliyor. Ama diğer yandan yaşam enerjisi Çİ’den bahsediyor. Bu bir çelişki değil mi?

Uçlarda olan insanların hayatına dikkatle bakarsanız aslında daha önce diğer uçta durduğunu görürsünüz. Uçta durmak hiç kolay değildir ve o uca hemen varamazsınız. İnsan kendi içinde üstesinden gelemediği duyguyu, travmayı dengeleyebilmek için uçlara gider. Kendisi ile hesaplaşması ya da durumunu nedenselleştirmesi gerekir. Medya patronu Murat Kolhan aslında diğer uçtan geldiği halde öbür uçta var oluyor çünkü yaşadığı, kontrol edemediği, katkı sağlayamadığı acısını ancak bu şekilde dengeleyebilmiş. Aksi halde çok yaralı olacaktı. Genelde toplumumuzda böyledir. En büyük tuzak savaşmak için karşı çıktığınız şeye dönüşmenizdir. Adaletsizlikle savaşacağım diye yola çıkarsınız ve bir bakarsınız ki 10’uncu yılın sonunda adaletsizlikle savaşmak için en adaletsiz siz olmuşsunuz. Bu yüzden hep derim ki; hiçbir zaman adalet savaşları savaşarak kazanılamaz. Aksine anbean doğruda durmanız lazım. Zaten doğruda durmayanlar kendini belli edecekleri için laf dalaşına girmenize de gerek kalmayacak. Siz duruşunuzu koruyun çünkü hayat sürekliliğe saygı duyar. Sen bugün iyi oldun diye “Tamam, aferin, gökten bilmem ne gelsin” diye bir şey yok. Sürekliliğin varsa değerlisin…

Psikoloji okudunuz ancak kitapta bu alana eleştirel bir tavrınız var.

Psikoloji okudum ama ben bir davranış bilimciyim. İşin bilim kısmıyla, davranışı tetikleyen faktörleri araştırmakla ilgileniyorum. Evet, bir eleştirim var. Yanlış anlaşılmasın, çok iyi psikologlar da var. Ancak bireysel yargıma göre işin ancak bilim kısmı ile ilgilenirsek herkesin ne kadar eşsiz olduğunu anlayabiliriz. Şu an nasıl ki aynı anda aynı ağrı kesiciyi içsek bedenlerimiz aynı tepkiyi vermeyecekse psikoloji de böyle…

Psikolojinin bilim olarak ele alınması için bugüne kadar genel geçer bir yol çizilmesine uğraşıldı, metotlar geliştirildi. Birçok teoriler var. Örneğin sosyal öğrenme teorisi var ve buna göre ailelerde yaşayan çocuklar anneden, babadan ve çevrelerindeki diğer büyüklerden etkilenerek öğrenirler. Çok mantıklı ve bunun gibi bir sürü mantıklı teori var. Ancak ne sosyolojide ne psikolojide ne de biyolojide, bu teoriler bir insanın davranışının nedenini öğrenmek için tek başına bir açıklama değil. O insanın doğduğu anda evrenden aldığı etkiler, anne karnındaki beslenmesi, yaşadığı travmalar, mutluluklar, hormonal dengeleri, tiroit bezlerinin nasıl çalıştığı gibi yüzlerce faktörün birbiri ile ilişkisini hesaplayacaksınız ki o insanı anlayabilesiniz.

Kategorize etmeye karşı olduğum için böyle konuşuyorum. Bana göre dikkat dağınıklığı bir hastalık değil. Bir insan bir şeye dikkat etmiyorsa ona dikkat etmek için tasarlanmadığındandır. Hepimiz finansçı, doktor, öğretmen olmak zorunda değiliz. Burada problem nereden çıkıyor? Sanayi devriminden beri insanlık gelişmiyor, teknoloji gelişiyor. Çünkü o zamandan beri eğitim sistemi, sisteme insan yetiştirmek için revize edildi. Usta ve öğrenci ilişkisi kaldırıldı.

Hiçbir mesleği onu yapan kişinin deneyiminden öğrenemiyoruz. Okul dediğimiz eğitim fabrikalarına giriyoruz, sistemde neye ihtiyaç varsa kafamıza vura vura öğretiyorlar. Örneğin Einstein’ın kuramlarının hepsinin gerçek olduğu ispatlandı, evren genişliyor, kuantum fiziği ve paralel evrenler olasılıkları doğdu ama biz hala doğru olmayan fiziği okuyoruz çünkü şu anki sisteme hizmet ediyor. Sistemi beslemek adına insan potansiyelini feda ediyoruz. Bütün dinlerde ortak bir şey var: İnsan kutsal bir yaratıktır. Ben insanın kutsal bir yaratık olarak saygı görmediği bir gezegende yaşıyorum bugün. 

Değişen bir şeyler yok mu?

Bildiğimiz insanlık tarihine baktığımızda kadınların cadı diye yakıldığı, insanlara işkencelerin yapıldığı zamanları geçtik. Tekamül daima kazanır. Ama nasıl kazanır? İvmelerle… Aşağı düşeriz ama insanlık o kadar güçlüdür ki düşüş değil, aslında çarpma etkisidir. Topun yere düşüp sıçraması gibidir. Şu an o düşüşlerden bir tanesi ve ben inanıyorum ki biz zıplamanın bir adım öncesindeyiz. Hem dünya için hem de ülkemiz için söylüyorum. 

Kitaplarınızı çatlama cesareti gösteren tohumlara adamışsınız. Var mı çevrenizde çatlayan tohumlar?

İnsanın kendi potansiyeline odaklandığı zaman eşsiz bir yaratık olduğuna inanıyorum. Saatte şu kadar kilometre koşmaktan falan değil, kendi varoluşunun nedenlerini araştırmaya adanmışlıktan bahsediyorum. Ancak birincil ihtiyaçlarımızı karşılamadan bu olamadığı için maalesef dünyanın çok az kesimi bunu yapabiliyor. Rakamlara baktığımızda dünyanın toplam gelirinin yüzde 87’si dünyanın yüzde 20’sinin elinde… Yine de çatlayan birçok insan var tanıdığım. Çatlamak sadece, “Çatladım, iki senede filizlendim, beş senede ağaca dönüştüm, 10 senede meyve verdim” diye olmuyor.

Bazen bazı insanlar öyle çatlar, öyle meyve verir, dönüşümünü öyle tamamlamıştır ama kendi köşesindedir ve siz onun çatladığını görmezsiniz. Dışardan anlaşılmaz ve zaten anlaşılması önemli değildir. Nereden anlarsınız biliyor musunuz? Mutludurlar. Onlardaki mutluluk kolay sarsılmaz. Ne para sarsabilir ne kayıplar. Kendi içinde dengesini bulmuştur. Ancak o insanların artık aktive olmalarının, silkelenip göreve gelmelerinin zamanı… Çünkü kolay sarsılmayan mutlulukları, eğer şimdi göreve gelmezlerse, mutlu olacak yerleri kalmayacak şekilde başka şeye dönüşecek. Öyle koşullar doğacak ki bu sefer ne yaparlarsa yapsınlar mutlu olamayacaklar. Çünkü hepimiz görevliyiz, çatlama demek sadece filizlenmek, ağaca dönmek, olmak değil. Görevini anlamak, aktive olmak demek… 

Peki ya sizin potansiyeliniz, hayat amacınız neymiş?

Ben çok iyi bir analizciyim. Kendime yargılamamayı çok iyi öğrettim. Eskiden bunu yapardım ama sonra anladım ki aslında etrafımızda bize rahatsızlık veren davranışları olan insanların hepsi travmalara uğradıkları, çok yalnız oldukları için o durumdalar. O duyguların aslında bende de olduğunu biliyorum. Dünyanın size en çirkin gelen insanına baktığınızda aslında onun yaşadığını ucundan köşesinden siz de deneyimlemişsinizdir ve o deneyimin sizinkiyle aynı olduğunu anladığınız andan itibaren zaten önyargınız kalkar ve o zaman da çok iyi analizci olursunuz. Artık niye diye sormazsınız. 

Dünyada tek bir ruh olduğuna inanıyorum. Sadece ben varım ve geri kalan herkes benim başka hallerden, başka deneyimlerden olan kombinasyonlarım… Bu fark ediş beni inanılmaz rahatlattı. Örneğin otomobil kullanıyorum, ben de aralara giriyorum, hinlik yapıyorum. Başkası bana hinlik yaptığı zaman da kızmıyorum çünkü oradaki duyguyu biliyorum. Eğer çok rahatsız edici bir şey varsa uygun şekilde uyarıyorum. Ama gidip öfkeyle bağırmıyorum, kanseri şekerle beslemiyorum. Böyle anlarda yargılamayın, durun ve karşı tarafın ne düşüneceğini düşünmeden o insanı davranışı ile yüzleştirin. O fikri o insana bulaştırın. Eğer birazcık bu farkındalığa gelirseniz, saçmalayan insana anlayış gösterirseniz o insan kendi davranışı ile o kadar güzel yüzleşiyor ki bir daha o davranışı uygulamıyor. Bu hareketi siz başlatmış oluyorsunuz. Hayat amacımı tek bir kelime ile özetlemem gerekirse çiftçilik diyebilirim. 

24022015 azrakohen03 Organik tarım ile uğraşıyorsunuz değil mi?

“Kitap nasıl doğdu?” sorusunun yanıtını burada daha iyi verebilirim aslında. Kitaplar, ben toprakla ilgilenirken çıktı. Topraktan daha iyi bir öğretmen olamaz. Mucizevi bir şey… Tohum koyuyorsun, su veriyorsun ve geriye kalan her şey kendi bünyesinde var. Toprak Ana, adı üstünde. Toprakla uğraşınca dünyaya bağlanıyorsun, Schumann Rezonans’a bağlanıyorsun ve evren bir anda sana açılıyor. Burada gerçekten benimle iletişim kuran biri var diyor, sana yol gösteriyor.

Sana sadece bilgiyi indirmiyor, yönlendiriyor da. Ayrıca manyetik alanınızı da dengeliyor. Bir bahçemiz var, çiftlik hayatına geçeceğiz. Teknolojiyi tamamen terk edeceğimiz düşünülmesin. Teknolojiyi seviyorum, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, temiz enerji elde etmek adına geliştirilen teknolojilere saygı duyuyorum ve bunların hepsini barındıran bir sistem kurmaya çalışıyoruz. Bunu başarınca sadece bizim evimiz gibi olmayacak, gelenlere göstereceğiz ve hatta kitabını yazıp isteyenlerin en ucuza aynı sistemi kurmalarına yardımcı olacağız. Birbirinden bakarak öğrenen canlılarız ve imkanım varsa burada odaklanmayı seçiyorum. Fantezim ise her yerde organik tarım okulları kurulması…

“Acı, bilginin bedene inmesidir” diyorsunuz. Aslında acıdan beslenen bir toplumuz ama yanlış besleniyoruz galiba…

Evet, yanlış besleniyoruz. Acı bize kanser de olabilir, ışık da olabilir. Bu sadece algı farklılığı… Radyasyonu röntgen çekmek için de kullanabilirsiniz birisini öldürmek için de. Acıyı çok iyi konumlandırmak gerekiyor. Çaresizlik içerisinde acı çektiğim bir dönemde –ki bu bir bireyin çektirdiği acı değil, kitlesel bir acının sonucundaydı– çok uzun süre kurtulamadım, uyuyamadım, karamsarlık ve çaresizlik içine girdim. Orada niye acı çekiyorum diye düşünürken birçok şeyi fark ettim. Acı çekerken o acıya neden olan insanlara baktım, niye o acıya neden olduklarını anladım. Sonra düşündüm: Acı çektiğim için bunları düşünebiliyorum. Bu acı bilgiyi bende uyandırdı. Ve anladım ki karanlıkta bıraktığımız, sırtımızı çevirdiğimiz, hor gördüğümüz, anlayış göstermediğimiz herkes ama herkes bir gün karşımıza geçecek üstelik ellerinde silahlarla… Bu kadar basit! O yüzden başkasının acısı ile kesinlikle rahatlamayın çünkü garanti ediyorum evren aynısını size yaşatacak. Tehdit gibi algılamayın. Niye yaşatacak? Çünkü buraya tekamül için geldik ve o duyguyu bilmiyorsak öğreneceğiz. Evren sürekli yoklama çekiyor, başkasının acısında ne hissediyorsun bakıyor, eksik varsa biraz veriyor ve sonunda eşitleniyorsun. 

Henüz geçim ihtiyacını karşılamakta zorlanan bir insan, “Sizin tuzunuz kuru, sizin çatlamanız kolay” dese ne cevap verirdiniz?

Maddi imkanı yüksek bir ailede doğmadım, maddi imkanı yüksek bir kocayla evlenmedim. Kendi kölelik dönemlerimde köleliği fark ettiğim andan itibaren kendimi analiz etmeye başladım ve toprak bana çok ciddi bir cevap oldu. Herkesin cevabı aynı olmak zorunda değil tabii. Benimki topraktı. Herkes kendi cevabını bulmalı. Ben ne olduğunu bulmak için zaman harcadım. Tam iki buçuk sene sürdü kölelikten sıyrılma dönemim. Başkalarının istediği şeylere cevap vermek için zaman harcarken iki buçuk senenin sonunda hayatımı kendim yönlendirebilir hale geldim. Ama iki buçuk sene aralıksız çalıştım. İddia ediyorum; uyanın, iki-üç senenizi verin, “Mümkünmüş” diyeceksiniz. O sürede hiç televizyon seyretmedim, halen de izlemiyorum. Acı edebiyatından uzak duruyorum. Çok film seyrediyorum. Zamanımı ve merakımı çok çok özenle kullanıyorum. Siz de acıyla, aşkla ilgili yapış yapış şeylerden sıyrılın. Siz buraya çiftleşmek için gelmediniz. Hayatınızın aşkını bulmak için de burada değilsiniz. Siz kendinizi bulmak için buradasınız. Hayatınızın aşkı da sizsiniz. Başkası ile tamamlanamıyoruz, kendimizi tamamlamalıyız. Bunun da bir yöntemi var. Fazlalıklardan kurtulun. Size iyi vakit geçirten insanlara önem verin. Ve çok çalışmayı göze alın. Ben çok çalıştım, adım adım, tırnaklarımla kazıyarak ilerledim ve hala piramidin tepesine çok yol var ama ilk üç basamağı geçtim. Tabii oradan geri de düşebilirim. Ya düşersem diye düşünmüyorum, düşersem bir daha doğarım, bir daha yaparım. Çünkü hayat vazgeçmeyen ve devamlılık gösteren her şeye cevabını veriyor. Deneyimlere hazırım. Tabii ki doğruda durduğum sürece ne olursa olsun yaşayacağım.

Yazı: Yaprak ÇETİNKAYA / Pozitif Dergisi Sayı 7

 

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here