Ana Sayfa Röportaj Ece Vahapoğlu

Ece Vahapoğlu

“Everest’te kendimi ‘acı geçici, başarı kalıcı’ diye motive ettim”
Sporu yaşam tarzı haline getiren isimlerin başında gelen Ece Vahapoğlu, artık bu tutkusunu Türkiye sınırları dışına taşıyıp, ülkemizi başarıyla temsil ediyor. Dünyanın en zorlu yarışlarından biri olan Everest Maratonu’na katılan Vahapoğlu, yarışı tamamlayan ilk Türk olarak kategorisinde dördüncülüğü de elde etti.

Röportaj: Deran Çetinsaraç
Fotoğraflar: Murat Sargın
Styling: Tülin Demir
Makyaj: Murat Bekler/Made in Sephora
Saç: Suat Ürün/No21 Hair studio

Ülkemizin adını hele de sportif faaliyetlerde yurt dışında görmek hemen herkesin göğsünü kabartıyor. Son dönemde bu duyguyu Ece Vahapoğlu sayesinde yaşadık. Bayrağımızı Everest’te dalgalandıran Vahapoğlu, ülkemize bir de dereceyle döndü. Dünyanın en zorlu yüksek irtifa yarışı olarak kabul edilen Everest Maratonu’nda 21 km’yi 3 saat 48 dakikada tamamlayan Ece, aynı zamanda bu yarışa katılan ilk Türk de oldu. Everest’ten döner dönmez buluştuğumuz Ece Vahapoğlu’nun bu deneyimini onun ağzından dinledik.

Everest Maratonu’ndan bahsedebilir misiniz?
Everest Maratonu, 29 Mayıs 1953’te Everest’e ilk çıkan iki kişinin anısına her sene yapılıyor. Bu zamana kadar maratona hiç Türk katılmamış. Ben de bu bilgiyi üç sene önce Nepal’e kısa bir trekking için gittiğimde keşfettim. Dolayısıyla maratona katılmayı kendime hedef olarak belirledim. Çok zor bir maraton ve çok zor şartlarda gerçekleşiyor. Yüksek irtifa dediğimiz şey başlı başına bir zorluk. Bu irtifada uzun mesafe koşuyor olmak da zorluk derecesini artırıyor. Üstelik üç hafta boyunca orada kalınması gerekiyordu ve bu süre de beni korkutuyordu.

Yüksek irtifa derken kaç metrelerden bahsediyorsunuz?
Nepal çok enteresan bir coğrafya, ülkede hiç düz alan yok. Dolayısıyla Everest, Himalayalar hep yüksek irtifada bulunan bölgeler. Maratonda yarı maraton kategorisinde 4.400 metreden 3.400’e indik. Ancak bu inişi yokuş aşağı 21 km’lik düz bir parkur olarak düşünmeyin; inişli çıkışlı ve çok dik kayalıkların olduğu bir parkur. Zaten bu maraton koşudan ziyade trail yani patika koşusu olarak geçiyor. Hatta dünyanın en zor ve en yüksek irtifadaki trail marotunu olarak anılıyor. Dediğim gibi patika olduğu için yönümüzü bağlanmış kurdeleler ve GPS haritaları aracılığıyla buluyorduk. Yarış sırasında iki kere yanlış yola girip çıktım çünkü yol diye bahsettiğim çalılıklar, kayalıklardan ibaretti…

Hangi kategoriler bulunuyor?
Orijinali olan 42 km yani maraton, benim katıldığım 21K ve 60K’lık ultra maraton bulunuyor. Ultra maratona katılan sayısı 10 kişi falandı çünkü bu kategori zorun da zoru…

Okuduğuma göre 60K’ya genellikle Nepal Ordusu Koşucuları katılıyormuş…
Uluslararası az katılımcı olsa da tüm kategorilerde çoğunluk Nepalliler çünkü 1000 dolar para ödülü bulunuyor. Everest Maratonu, tüm özelliklerinin yanı sıra aynı zamanda ülke için bir geçim kaynağı. Bahsettiğimiz ödül parası onlar için inanılmaz büyük rakamları ifade ediyor. Tüm yıl bu maratona hazırlanıyorlar. Ve başarıyla tamamlıyorlar da… Sonuçta Nepalliler’in ciğerleri, kanları bu irtifalara alışık, hiç zorlanmıyorlar. Oysa ki sen daha havalimanında sersemliyorsun.

Nedir maratonu bu kadar cazibeli yapan?
Everest, çok enteresan bir yer. Pek çok kişi bu yarışa katılarak “ilk” olmak istiyor. Bu yıl 89 yaşında bir adam vardı ve maratona katılan en yaşlı kişi olmak istiyordu. Ancak sağlık durumu müsaade etmediği için geri dönmek zorunda kaldı. Ben de ilk olmak istedim ve de oldum. Everest Maratonu’na katılan ilk Türk’üm artık. İlk olmak insana kendini çok önemli hissettiriyor. Bizim grupta kanser hastası Meksikalı bir yarışçı vardı. Tamam, çok uzun sürede yürüyerek yarıştı ama bitirdi. Sonuçta madalyasıyla ülkesine döndü. Herkes hayatında gerçekleştirmek istediği bir hikaye için oraya gidiyor. Yine bizim grupta Avustralyalı bir çocuk vardı. 15 sene önce motosikletle trafik kazası geçirmiş, bir sene boyunca yoğun bakımda kalmış, bacağın kesilecek ve bir daha yürüyemeyeceksin denilmiş. Bu çocuk kazanın 15. yıldönümünde gelip Everest’te maraton koştu. Yarış esnasında birkaç kez düştü, yürümek zorunda kaldı ama o da bitirdi. Dolayısıyla orada öyle bir güç geliyor ki insana, olay sadece kondisyonla alakalı değil. Günlük hayatından, konforundan çok uzaktasın. Pis yerlerde, tavan arasında farelerin dolaştığı mekanlarda uyumak durumundasın. Tek korunağın da uyku tulumu… Yemekler desen hiç alışmadığın tatlar; hijyen yok, günlerce duş almadan duruyorsun. Aslında bayağı deli işi, doktorlar bile manyaksınız diyor.

Ölüm riski de var, hayatını kaybedenler olmuş değil mi?
Kanadalı ve Japon iki kadın hayatını kaybetti. Vücudunu çok iyi izlemen gerekiyor, yüksek irtifa yabana atılacak bir şey değil. Böyle kötü şeyler olmasını tabii ki kimse istemez ancak dediğim gibi Everest insanda başka hisler yaratıyor. Aramızda şakalaşıyorduk, bundan sonra uzaya çıkarız artık diye… Hayatımın en zor macerasıydı. Dünyayı çok gezdim, acıya dayanırım, zorluğu ve macerayı severim. Ama oraya ayak bastığım ilk gün “Allahım bu 21 gün nasıl geçecek?” diye sordum. Yarıştan önceki 15 gün boyunca her gün belli bir yüksek irtifaya çıkmanız gerekiyor. Her gün farklı bir kampta kalıyorsunuz. Ben kameramanımla gittim çünkü bunun belgesel filmini de çekeceğiz. Türkiye’yi temsilen giden ilk Türk olduğum için devletimiz de destekledi ve sonradan bu bir proje haline geldi. Gerçekten her anlamıyla muhteşemdi ama bir daha yapar mısın deseler hayatta yapmam. İşin güzel bir artısı ise beni Everest Maratonu’nun Türkiye elçisi yaptılar.

Sosyal medyada paylaştığın videolarda dudaklarınız çatlak içindeydi; hastalandınız mı?
Öncelikle kadın olarak oradaki şartlarımız erkeklere göre daha zor. Tırnağımız daha çabuk uzuyor, kaşımız çıkıyor, manikürümüz var, saçlarımız uzun olduğu için yıkanması gerek… Dört günde bir duş alabildim ve sıcak su için ekstra para verip damla gibi aksa da şükrettim. İki kere ateşlendim ama çok şükür kusmadım. Akut dağ hastalığının semptomlarını göstermeye başladığım an zaten doktor solunum ilacını iki katına çıkarttı. Yüksek irtifada en korkulan şey akut dağ hastalığı. Bu hastalığın dereceleri oluyor; bulantı, iştahsızlık, halsizlik, baş ağrısıyla başlayan temel semptomları yaşadım ama ileriye gitmedi. Sonrasında ciğerler ödem yapıyor, su topluyor. İşte dağda hayatını kaybedenler bu ikinci kademeye geçenlerdi. Bol sıvı almalısın ve sürekli hidrasyonunu sağlamalısın. Deniz seviyesinde oksijen oranı 100 ise 5.360 metredeki ana kampta yüzde 50’lere düştü. Adım attığında dahi yoruluyorsun, her şey ağırlaşıyor. Mesela yüksek irtifada gündüzleri çok uyumaman gerekiyor. Yorgunken o kadar zor ki kendini oyalamak… İşte bu yüzden etrafındaki insanlarla bol bol sohbet ediyorsun. Bir adam “Çok sıradanım, sıradanlığımı bozmak istiyorum” diyerek katılmış. Başka bir adam yedi kıtada yedi maraton hedefiyle yola çıkmış. Bu arada telefon ve internet yoktu. Yalnızca kamplarda yarım saatlik internetimiz oluyordu. Benim için çok iyi bir detoks oldu aslında…

Ailenizle nasıl haberleşiyordunuz?
Yarım saatlik internetimiz oluyordu; ailemle, nişanlımla yazışıyordum. Hızlıca Instagram’a post koyup gelen yorumlara bakıyordum. Yorumlarda, özellikle kadınlardan ülkemi temsil ettiğim için o kadar büyük destek gördüm ki sanırım bu sayede yarışa başladığımda hastalığımı unutup iyi koştum. Sırtımda Türk bayrağı olunca, üzerimde onun sorumluluğunu hissettim. Normalde beş-altı saatte bitiririm diye gitmiştim ama 3 saat 48 dakikada tamamladım. O zor parkurda kendime hep şu cümleyi söyledim: “Acı geçici, başarı kalıcı!”

Yarışta kendinizi bu şekilde mi motive ettiniz?
O dört saat boyunca kendime hep şöyle dedim: “Ece, tamam çok zorlanıyorsun, kalbin sıkışıyor, bacakların kötü durumda ama geçecek.” Sürekli burnum aktı, tüm maratonu mendillerle tamamladım. İnanır mısınız yarış sırasında bir kere bile tuvaletim gelmedi… Allah ne verdiyse koştum.

Genel olarak beslenmeniz nasıldı?
Hiç et yoktu çünkü dağa etin transferini sağlarken bozulma olasılığı yüksek. Çoğunlukla vetejeryan beslendik. Mercimek çorbası ve haşlanmış sebzelerden protein almaya çalışıyorduk. Yumurta vardı neyse ki. Bol bol karbonhidrat ve yulaf yedik. İlk hafta iki kilo aldım, enerji gerektiren ne varsa korkusuzca yedim. Sonra üç kilo verdim yani Türkiye’ye bir kilo vermiş olarak dönmüş oldum.

Döndüğünüzde ilk işiniz ne oldu?
Önce hamama gittim. Geldiğimden beri masaj yaptırıyorum, bacaklarım hala olarak açılabilmiş değil. Canım yanıyor çünkü vücudumda hala asit ve ödem var. Bu arada bacaklarım daha kaslandı; güçlendim. Dayanıklılığım arttı.

En yakınlarınızın tepkileri ne oldu?
Dağdayken bir ara 48 saat boyunca elektrikler kesildi ve internetimiz olamadı. Bu süre zarfınca benden haber alamadılar. Nişanlım sakinleştirci içmiş, annemle babam çok kötü olmuş. Sevdiğin birinden 48 saat haber alamamak korkunç bir şey.

Enteresan şeyler de yaşadınız mı?
Çok enteresan, kadın dünyanın her yerinde kadınlığını yapıyor. Teknik kıyafetlerin dışında kendi tasarladığım Fit21 taytlarımdan da giydim arada. Pek çok kadın durdurup, “Taytını nereden aldın?” diye sordu.

21 sizin uğurlu rakamınız oldu galiba; 21 gün, fit21, 21K koşuyorsunuz…
Nişanlımın da doğum günü 21 Mayıs… Hatta onun her doğum gününde şans eseri hep işim oluyor ve yanında olamıyorum. Bu sene de Cihan’ın doğum gününde Everest’teydim. Şimdi ona söz verdim, Everest’ten dönünce seninle evleneceğim, çocuk yapacağım diye. Henüz hiçbir şeyin tam planını yapmadık ama sonbahar veya kışa evleneceğiz.

Youtube kanalınız açıldı, neler paylaşacaksınız?
Spor, sağlıklı yaşam önerilerimin yanı sıra gezip gördüğüm yerleri de paylaşacağım. Sonuçta sosyal medyayı çok aktif bir şekilde kullanıyorum, YouTube kanalıyla birlikte daha kalıcı hale gelecek paylaşımlarım.

Everest’te geçirdiğin günler boyunca hava sıcaklığı nasıldı?
Mayıs ayı orası için iyi bir zaman. 5.000 metreden yukarısı hep karlıydı. Gündüz 10 derece fakat kısa kolluyla pek dolaşamıyorsun, kat kat giyinmen gerekiyor çünkü aniden yağmur veya kar bastırıyor. Hava baş ağrısı yaptığı için kafanı, ağzını hep kapatman gerekiyor. Mutlaka güneş gözlüğü kullanılmalı. Kesinlikle teknik malzemeden oluşan kıyafetler giymen gerekiyor. Geceleri ise -10 derece oluyordu ve uyurken epey üşüdüm. Elektrik yok, gece tuvalete kalkacaksan kafa lambaları kullanılıyor. Böcekler falan belli bir süre sonra sıradan gelmeye başladı. Ancak fareler gerçekten can sıkıcıydı.

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here