Güzel yaşamaktan başka hırsım yok

Yapacağı en ufak bir işin bile özverili, kaliteli olması için elinden geleni yapan Müjde Uzman, sağlıklı ve fit kalabilmeyi “dengeli” beslenmesine bağlıyor!

Röportaj: Elif Gürsoy
Fotoğraf: Murat Sargın
Styling: Tülin Demir
Makyaj: Akın Sert
Saç: Suat Ürün
(No.21 Hair Design Studio)

Bedenini iyi tanıyan ve fotoğrafta iyi kullanabilen, poz vermesini bilen bir yüzle çekim yapmak her zaman eğlenceli ve sorunsuzdur. Müjde Uzman’la gerçekleştirdiğimiz çekim de tam olarak böyleydi. Çünkü kendini çok iyi tanıyor, nasıl poz vermesi gerektiğini ilk mesleği olan modellikten ötürü çok iyi biliyor. Çekim bitiminde bir seri fotoğraf daha çekecek kadar zamanımız vardı, gerisini siz düşünün… Güçlü karakteri, ne istediğini bilen tavırları, pozitif enerjisi ve ekip ruhuna uyum sağlayan çalışma disipliniyle onu daha yakından tanıma fırsatı yakaladık.

Aslında modelsiniz. Oyunculuğa geçiş nasıl başladı?
Organik bir geçiş oldu. Ben aslında modelliği bırakmak niyetinde değildim. Hatta oyunculuğa başlamak gibi bir isteğim de yoktu. Her şey çok ters gelişti. Fen ve matematik öğrencisi olup, mühendisliğe doğru yol almışken okulum kapandı. Okulunu da çok seven ve çalışkan biriydim. Okul kapanınca başka okula gitmek durumunda kaldım ve dil bölümüne girdim. Üniversitede de halkla ilişkiler okudum. 16-17 yaşlarında ise nedenini bilmediğim bir şekilde mankenlik yarışmasına başvurdum. Samimiyetle söylüyorum, gerçekten bunu neden yaptığımı bilmiyorum… Kimseye bir şey söylememiştim. Sonra elemelere çağrıldım. Ablamla gittiğim elemelerde ilk 20’ye kaldım. Ablamın telefonda anneme “Müjde şu an kampa gidiyor” dediğini hatırlıyorum. Çünkü ilk 20’ye kalanlar için kampı hemen başlatıyorlardı. Benim de yanımda hiçbir şeyim yoktu, öylece gitmiştim. Kampta sadece eğlendim, güldüm, yedim, içtim… Üstüne de yarışmayı kazandım. Hal böyle olunca bir ajansa girdim. Ama o sırada mankenlik ve oyunculuk yapmak istiyor musun gibi sorulara hayır cevabı veriyordum. Birce Akalay çocukluk arkadaşım. O işin okullularından… Ben, onun mesleğine olan tutkusunu ve emeğini gördüğüm için eğitimimin bu yönde olmadığını savunarak oyunculuk konusunda çekimser kalıyordum. Müziği çok seviyordum. Bir müzik kanalında televizyonla tanıştım. Yarışmayı kazanınca birkaç sene mankenlik yaptım. Sonra sıkıldım çünkü bir yere varamadığımı gördüm. Herkes şaşırır buna ama ben aslında masa başı, saati belli olan işleri seven biriyim. Babamla da bir pazar araştırması şirketinde çalıştım. Sonrasında yalnız yaşamaya karar verdim, kendi faturalarımı ödemek istedim. Bu sırada müzik kanalında çalışmaya başladım. Üstesinden gelmeye çalıştığım hayatta şartlar zorlaşmaya başlayınca, ufak tefek oyunculuk işleri gelmeye başladı. Çoğu kişi beni hala ünlü olmaya çalışan biri gibi görür ama ben yıllarca koca koca işler reddettim. O dönemdeki ajans sahibim Gaye Sökmen, aralıklarla yoklardı beni, bak iş var, teklif geliyor diye… Ben de sürekli istemiyorum derdim. Sonrasında Muhteşem Yüzyıl dizisinden teklif geldi. Tecrübelerime dayanarak, inandığım bir proje doğrultusunda kendi kendimi ikna ettim. Böylece oyunculuğa girmiş oldum ve diğer işler peşi sıra gelmeye başladı.

Oyunculukla ilgili neleri sevdiniz? Sizi bu meslekte devam ettiren etkenler neler?
İnsanlar “Oyunculuk aşkla yapılması gereken bir iş” diyor. Haklı olabilirler ama bence her iş aşkla yapılmalı. Ben bulaşık yıkarken de aynı özveriyi gösteriyorum, oyunculuk yaparken de iyisi, kalitelisi olsun diye uğraşıyorum. Bu yüzden gelen iş özelinde, ince eleyip sık dokuyorum. Mükemmeliyetçi olmak gibi bir huyum da var… Ama bir yandan da hiçbir şeyi olduğundan büyük hale getirmek istemiyorum. Oyunculuğu, ünlü olmak gibi abartılı konularla birleştirmek istemiyorum. Sonuçta bu da diğerleri gibi bir meslek. Ben bu mesleği en iyi şekilde yapmaya çalışacağım, yapamazsam da yapmayacağım… Benim tek derdim bu mesleği olduğundan başka bir yere getirmemek. Ekip, yapım şirketi, daha önceden çalıştığım kişilerin referansı, hikaye, senaryo benim daha çok ilgimi çekiyor. Hiçbir zaman başrollerin peşinde olmadım. Eğer ben o sette 18-20 saat geçiriyorsam mutlu olmak, keyifli hissetmek istiyorum.

Nasıl bir iş disiplinine sahipsiniz?
Dakiklik konusunda çok hassasım. Bana verilen vakitte hatta 10-15 dakika öncesinden orada olmaya çalışırım. Herkesin işini tam yapması gerektiğine inanıyorum. Zaman zaman yoğunluk ve yorgunluktan kaynaklı olarak bir şeyler sekteye uğruyor ama bunu en aza indirmek gerekiyor. Ben bu konuda biraz farklıyım. Repliğimi ezberlerken, kostümle de ilgilenebiliyorum. Konsantrasyonum biraz fazla yani… Sette hasta olsam da çok üşüsem de işimin hakkını verdiğim için sorun etmiyorum, aksine daha da motive oluyorum. Set kalabalık bir ekip demek. Kimsenin modu ya da enerjisi herkesle aynı olmuyor. İstisnai durumlar dışında aksamayan, insanların birbirleriyle iyi geçindiği bir ortam sağlanabiliyorsa zaten sorun olmuyor.

Düzenli olarak spor yapıyor musunuz?
Pek düzenli olduğum söylenemez. Ama küçüklüğümde birçok spor dalıyla ilgiliydim. Bir yıl basketbol, iki yıl voleybol oynadım. Yarışmayı sevmiyorum. Sevmediğim için de ne zaman maçlar başladı, ben de o zaman bıraktım. Bu spor dallarıyla da sadece keyif aldığım için ilgilendim.

Bu fit vücut nereden geliyor peki?
Açık konuşayım, biz aileden şanslıyız. Genetiğimiz iyi, üstelik ailecek çok da iştahlıyız. Kilolu kimse yok. Ben özellikle babama çekmişim, vücut tipim babamınkine benziyor. Hepimiz inceyiz. Yıllardır yiyip yiyip kilo almam, öyle olmaya da devam ediyorum. Yaşım 30’u geçmesine rağmen kiloyla ilgili bir sorunum olmuyor. Kilo alsam da fena olmaz aslında ama benim için önemli olan şey sağlık. O yüzden kilo konusunu dert etmiyorum. Alsam da dert etmem… Yapı olarak kiloya hiç müsait değilim, yediğim halde almıyorum. Yemek yemeyi çok seviyorum. Şu sıralar kilo almam gereken bir rol teklifi gelse ve ben kilo almaya çalışsam, alamam! Ama birkaç sene önce bir karar verdim. Benim güzel yaşamaktan başka hiçbir hırsım yok. Kararım da ölmeden önce çoğu şeyi görüp, güzel yaşamak ve mutlu kalabilmek… “Madem 30’lu yaşlardayız, ben bu vücudun en iyi halini görmeden ölmeyeyim” dedim ve spora başladım. Son 1,5 senedir bir şey yapamasam da daha düzenli, enerjik ve iyi beslenen biri haline getirdiği için sporu seviyorum.

Beslenme konusundaki dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?
Terazi burcumdan kaynaklı olduğunu düşündüğüm bir iç dengem var. Kendimi hiçbir şeyden mahrum etmem ama suyunu da çıkarmam. Mesela çok kötü bir şeyler yediğim bir öğün sonrasında, canım otomatik olarak hafif ve çok daha sağlıklı bir şeyler yemek istiyor. “Bu vücut seni taşıyor ve ona destek olman gerekiyor” düşüncesi aklımın hep bir yerlerinde oluyor. Bu bilinçte olduğum için abarttığımı düşündüğüm dönemde hemen işi tersine çeviriyorum. Et yemekle ilgili vicdan azabım var. Ergenlik çağımda dört sene boyunca hiç et yemedim. Ama 1999 depremi sonrasında tekrar yemeye başladım.

Ufak tatlı kaçamaklarla ya da yararlı sayılamayacak besinlerle aranız nasıl? Bir irade örneği gösterip, “Hayır Müjde, dur!” diyebiliyor musunuz?
Neredeyse bir tepsi baklavayı bitirebilecek güçteydim! Ama artık o da yok, şimdi ye deseler yiyemem. Annem bunu zamanında çok yediğim için artık canımın istememesine bağlıyor. Instagram’da video üzerinden şekersiz çay içmekle bana meydan okuyan bir arkadaşım sayesinde de şekeri bıraktım. Çayı, kahveyi şekersiz içmeye başladım. Canım da istemiyor artık. Sabahları kahveyle bir keyif ritüelim vardır mesela. İçerken bir yandan da işlerimi, günümü planlıyorum. O dakikaları seviyorum. Bunun dışında durduk yere kahve içmem bile.

Bunların dışında bakım için neler yapıyorsunuz?
O bakımdan bu bakıma koşmuyorum. Temizlik bence hepsinden önemli. Kremlerle aram çok iyi. Evde geçtiğim, yaşam belirtisine sahip olduğum her yerde bir kremim mutlaka var. Krem sürdüğümde sanki cildime su içirmiş gibi hissediyorum. Cildim aslında çok iyi değil. Şu sıralar sivilcelerle, sağlık kaynaklı olmayan olumsuzluklar var. Ama çok su içiyorum. Cildime iyi geldiğini de düşünüyorum. Saç bakım yağlarını severim. Ama üşengeçliğimden kuaföre gidip de her seferinde saç yaptırmam.

Önceki yıllarda sağlığınızla ilgili zor bir dönemden geçtiniz. bu süreçte nasıl bir değişim yaşadınız?
Ben hastalığımdan önce de ölüm sanki beni kovalıyormuş gibi yaşıyordum. Çünkü evden çıkıp, sokağa indiğimde başıma bir şey düşüp ölmeyeceğimin garantisi yok. Bunu takıntı haline getirmeden motivasyon kaynağı olarak kullanıyorum. Hastalığım tabii ki bunda etkili oldu ama tahmin edildiği kadar değil. Küçükken, ailedeki tüm hastalıklar sadece bende toplanmış gibiydi. Alerjim tutardı, bir yerlerim ağrırdı. Hastalık açısından çok kondisyonluydum yani. Fiziksel ve psikolojik acı konusunda direnç göstermeyi, bunu hissetmeyi seviyorum. Annem bile hastalığımda “Bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum” demişti. Ben bu kötü hastalığı dalga geçerek yendim. Gerçekleri duymayı severim. Doktora bile “Kanser miyim?” sorusunun yanıtını zorla söylettirdim. Teknik bir kafaya sahibim. Gerçeği öğrenmek, saklamadan, halı altına süpürmeden, hemen önlem almak istiyorum. Ameliyattan sonra zor bir tedavi süreci geçirdim. Aldığım atom tedavisi boyunca, radyasyonla dolu hasta odasını bilim kurgudan hallice hayal gücümle yendim. Hastalığım boyunca iki kez ağladım. Atom tedavisinden çıkarken, hastane koridorunda “İyot hastası” diye bağırarak uyarı yapılır ve koridordaki herkes uzaklaşır. Bunu duyduğumda ağlamıştım. Bir de tedavi sonrasında evde karantinaya alınma durumum olmuştu. Radyasyon yaydığım için kimseyi görmemem gerekiyordu. Çok az insana söylemiştim bu durumu. Bilenlerin arayıp geçmiş olsun demek istediklerindeki ses tonları, ne diyeceklerini bilememeleri yüzünden sinirim bozulup ağlamıştım. Onları da anlıyorum, bana geçmiş olsun demek istiyorlar. Ama ben de her seferinde, aynı şeyi defalarca anlatmak istemiyorum derken sinirlerim bir hayli yıpranmıştı. Bu hastalık bana zaten kendime iyi bakmaya, hayattaki fırsatları değerlendirmeye yönelik yaşadığımı bir kez daha göstermiş oldu.

Mutlu kalabilmeyi nasıl başarıyorsunuz?
Çok zor! Enteresan gelebilir ama “Acaba şu an kaç tane hayvan öldü?” ya da “Binalar çok yüksek, acaba kuşlar rahat uçabiliyor mu?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Üzülecek şey çok aslında. Mutlu olacak başka bir şeyler bulmak gerekiyor. Bu mutluluğu her yaz gittiğim bir deniz kenarıyla sağlıyorum. Yeni şeyler denemeyi seviyorum ama alışkanlıklarımdan da kopamıyorum. Sırf bana kendimi iyi hissettirdiği ve hoşuma gittiği için aynı restorana gidip, aynı masada bile otururum. Yazın gittiğim bu yere artık kışın da gitmeye başladım. Koca bir boşluk ve deniz. Varsa güzel yemek… Doğa, deniz, güzel hava, anılar, arkadaşlar beni mutlu etmeye yetiyor. Onlara tutunmaya çalışıyorum. Kötü hissettiğimde eski bir diziyi izlemek bile benim çarem olabiliyor. Çünkü burnuma hemen o günlerin kokusu geliyor.

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here