Küçük yaşlardan beri sporcu

Güleryüzü, samimi ve doğal tavırlarıyla kendisine yakın hissettiğimiz Yasak Elma’nın Hira’sı Ebru Şahin hakkında bilmedikleriniz bu sayfalarda!

Röportaj: Elif Gürsoy
Fotoğraf: Murat Sargın
Styling: Tülin Demir
Makyaj: Alp Kavasoğlu
Saç: Suat Ürün
(No.21 Hair Design Studio)

A aslında çocukluğundan beri sporcu. Fotoğraflara baktığınızda anlayacağınız üzere, kusursuza yakın fiziği ve sıkı duruşu sporla ne kadar uzun zamandır iç içe olduğunu kanıtlıyor. Spordaki disiplini ve başarısından kaynaklı olsa gerek, yaptığı her işte de oyunculukta olduğu gibi başarılı oluyor. Onu İstanbullu Gelin dizisinde tanıdık, sevdik. Şimdilerde ise Yasak Elma’da izliyoruz. Bu içi dışı bir güzelliği daha nice güzel projerlerde de göreceğimizden hiç şüphemiz yok. İşte karşınızda Ebru Şahin…

Aslında Spor Bilimleri fakültesi mezunusunuz. Küçük yaşlardan beri sporla iç içesiniz diyebilir miyiz?
Beni sporla ve antrenmanlarla tanıştıran patendi. Yedi yaşındaydım. Paten bizim için o zaman çok yeni bir kavramdı. Hatta hiçbir fikrim olmadan sadece okuldaki paten yarışları ilanını gördüğümde kendime zorla aldırmıştım. Okula bile ayakkabı yerine patenle gidiyordum, tahtaya öyle çıkıyordum. Dünyanın en saçma görüntüsü olabilir, öyle bir inat… (gülüyor) Sonra basketbolla tanıştım. İlk lisansım… Daha sonra koşuya yatkınlığımı gören bir eğitmenim ona yönlendirdi ve antrenman saatleri çakıştığı için seçim yapmam gerektiğinden ben de koşuyu seçtim. Spor, hayatımın her döneminde, çok küçük yaşlardan beri vardı. Üniversitede de bu bölümü gerçekten severek okudum. Ama ülkemizdeki spor kültürünün yokluğuna da üzülüyordum.

Sizi ekranlarda görmemizi neye borçluyuz? Oyunculuk hikayeniz nasıl başladı?
Spor gibi müzik ve tiyatro da hayatıma sonradan giren değil, hep içimde beni besleyen ve mutlu eden alanlardı. Sürekli bunlarla ilgili bir uğraşım vardı. Lisede güzel sanatları kazanıp son anda vazgeçtim ya da vazgeçirildim… Üniversitede konservatuara hazırlanıp yine köşeden döndüm. Ben erkek figürü olmadan, mücadeleci kadınlarla büyüdüm. Öyle olunca ister istemez “Riskten uzak dur, güvenli bölgeyi seç ve garantiye yönel” gibi bir durum oluşuyor. Bu yüzden isteklerimden bağımsız, düşünmem gereken bazı durumlar vardı. Bir yere kadar başardım da… Üniversitede kaleci antrenörlüğü yapıyordum, bireysel dersler veriyordum, bir gazetede spor muhabirliği yapıyordum ve gerçekten çok seviyordum. Hatta o dönem önemli bir spor adamının asistanlığı için çağrılmıştım ki spor sektöründe bir kadın için önemli kariyer başlangıcıydı. Ama üniversite son sınıfta yani hayatla ilgili o büyük sorgulama döneminde, “Hayatım boyunca beni mutlu edecek ve ileride keşke en azından deneseydim diyeceğim ne var?” diye kendime sorduğumda tek cevabım oyunculuktu. Bütün işlerimi bırakıp, zor ama yeni bir sayfa açtım. Kararımı verdikten sonra sanki evren yıllardır bu anı bekliyormuş gibi bana çok güzel fırsatlar sundu. En büyük şanslarımdan biri de bu sektörde bulunması çok zor olan güvenilirliğiyle hayatımı rahatça ellerine bırakabildiğim menajerim Abdullah Bulut’la yolumun kesişmesi oldu. Beni güzel işlerde görmeyi ona borçlusunuz.

Film/dizi seti mi, tiyatro sahnesi mi? En çok hangisi iyi ya da farklı hissettiriyor?
Hepsinin tadı çok ayrı benim için. Film setlerini çok seviyorum çünkü hikayeye hakim olmak, onun içinde yaşayabilmek, bir şeyler katabilmek daha kolay ve samimi oluyor. Dizi setleri sürekli bir koşturmaca halinde olduğu için oyunculuğun keyfini sürebileceğin bir yer değil ama duygularını yönlendirmede kesinlikle sana hız katan bir yer. Çalışma saatleri gibi şeyleri göz önünde bulundurursak, bence bu işe tutkuyla bağlanmamış bir insanın yapması onun için ızdırap olur ama ben seviyorum. Tiyatroya gelirsek benim için çok yeni ama hep istediğim bir şeydi. Şu an yeni oyunumuz “Suit” başlıyor, bu çok başka bir heyecan. Görüyorum ki isteğim boşuna değilmiş. Kesinlikle oyunculuğu özgürleştiren bir alan. Üstelik her şey çok samimi, çok gerçek çok “o an”. Orada ne oluyorsa o! Tekrarı yok, iyi miydi bir daha alalımı yok. O an ne veriyorsanız hemen karşılığını alıyorsunuz, bu yüzden çok öğretici ve keyifli bir deneyim.

Mesleki olarak henüz gerçekleşmemiş bir hayaliniz var mı?
Oyunculukta mesleki olarak arzu edebileceğiniz çok şey var. Oyunculuk kariyerim o kadar yeni ki zihnimde kurduğum hayallerin sonunu bile getirecek vaktim olmadı. İnsan bilmediği şeyi isteyemez bu yüzden her gün, yeni bir şey öğrendikçe bir önceki gün kurduğunuz hayal bugünküyle farklı oluyor. Şu an ne desem olmayacak o yüzden. Ama ciddi ve çok istediğim şeyler var tabii ki. Hayallerimi anlatmayı değil, olduktan sonra gerçekleri üzerinden konuşmayı daha çok seviyorum. Arkadaşlarım arasında kod adım ketum! Çocukluk hayalim Bollywood’ta oynamaktı mesela… O rengarenk kültür uzun bir süre hayal dünyamı meşgul etti.

Çalışma temposundan spora vakit ayırabiliyor musunuz? Neler yapıyorsunuz?
Şu ara izah edemeyeceğim kadar yoğun bir dönemdeyim. Hayatım tiyatro ve dizi seti arasında kaç dakikada nerede olabilirimi hesaplamakla geçiyor ama bulduğum her boşluğu, bulamıyorsam sabahları belki biraz uykumdan feragat ederek evde de olsa egzersiz yapmaya çalışıyorum. Bazı dönemler gerçekten unutuyorum veya çok üşeniyorum ama bana psikolojik ya da fiziksel yorgunluk olarak geri dönünce hemen spora geri sarılıyorum. Spor benim için bir nevi bağımlılık. Tekdüze şeyler yapmayı sevmiyorum. Bir gün kickboks yaparken, ertesi gün Pole Dance’i, Aerial Yoga’yı deniyorum, fitness yapıyorum, başka gün pilatese gidiyorum, dans ediyorum. Sürekli farklı şeyleri denemeyi seviyorum. Durağan sporlardan değil de daha zor ve güç gerektiren şeylerden hoşlanıyorum açıkçası.

Sağlıklı beslenme mi, yoksa “her şeyden azar azar” mı?
Benim en büyük zaaflarımdan biri yemek diyebilirim. Gönlüm istiyor ki her şeyden çok çok olsun ama bunun için uygun bir meslek yapmıyorum. Çalışırken sağlıklı ve düzenli beslenmek çok zor oluyor tabii ki ama dikkat etmeye çalışıyorum. Gazlı içecekler ve abur cuburla aram yok. Hiç de aklıma gelmez. Çikolata aşkımı saymıyorum tabii… (gülüyor) Protein ve karbonhidrat dengesini kurmaya çalışıyorum ama bunu takıntı haline getirmiyorum. O zaman zaten bu bir görev gibi oluyor ve yediğiniz şeyin de yaptığınız sporun da keyfi kalmıyor. Vücudumu dinliyorum. Çünkü gerçekten uyarıları size veriyor iki ayda bir ya da bazen ayda bir sebze-meyve sularıyla sıvı detoksu yapıyorum iki-üç gün süreyle, bu çok iyi geliyor. Kesinlikle öneriyorum.

Kişisel bakımınızın en önemli parçası ya da adımı ne?
Sürekli set makyajları ve koşuşturmadan cildimi dinlendirmeye pek vaktim kalmıyor. Benim de en ufak bir streste kendini imha etmeye meyilli bir cildim var ne yazık ki. Bakımımın en önemli parçası doğal içerikli ürünler. Bu konuda tam bir deliyim. Arkadaşlarım yediğimiz meyvelerin kabuğunu yüzüne bırakalım diye dalga geçiyorlardı. Sürekli bir mucizevi maske arayışı vardı bende. Zaten bitkilerle oynamayı çok sevdiğim için mutfakta sürekli cadı kazanı gibi bir şey oluyor. Değişik maske tarifleri denemeyi seviyorum. En son belki herkes tarafından bilinen ama benim yeni öğrendiğim ve bayılarak yaptığım bir tarif var: Tarçın, bal ve süt maskesi. Haftada birkaç kez uyguluyorum ve artık sodayla yüzümü yıkamaya başladım, gerçekten faydasını görüyorum. Saçlarımın bakımı çok soruluyor ama gerçekten özel olarak yaptığım hiçbir şey yok. Sadece doğal içerikli olmasına özen gösterip, ph değerine bakarak şampuan alıyorum ve arada bir zeytinyağı veya Hindistan cevizi yağıyla maske yapıyorum. Hepsi bu!

Yarattığınız ilk boş zamanınızda önceliğiniz ne yapmak oluyor?
Eğer ertesi günüm boşsa öncelikle ilk işim alarmı kapatmak oluyor! Ben gezmeyi, yeni yerler görmeyi, doğada olmayı, kamp yapmayı seven biriyim. Sırt çantamı alıp hemen her yere gidebilmeyi isteyen bir yapım var. Eğer en iyi ihtimalle iki-üç gün boşum varsa hemen plan yapıyorum. Neyle gittiğim ve ne şekilde, nerede olduğu önemli değil, yeter ki olsun bir plan. Eğer başka bir yere gidecek vaktim yoksa da muhtemelen görüşemediğimiz için arkadaşlığımızı bitirmeyi düşünen arkadaşlarımın gönlünü almakla geçiyor.

Peki evde vakit geçirmek mi, dışarıda gezmek mi?
Hani derler ya eve girince çıkmaz, çıkınca da girmek bilmez diye işte ben oyum. Evde kendimle kalmayı çok seviyorum. Kitaplarımı alıp, altını çizdiğim yerleri tekrar okumak, plaktan müzik dinlemek, bir şeyler karalamak, ev işleri yapmak ya da boş boş tavana bakmak bile hoşuma gidiyor. Dışarı çıktığımda da o an canım nereye istiyorsa, saatlerce yürüyebilirim. Benim dışarıda gezmek anlayışım hiçbir zaman alışveriş merkezi dolaşmak olmadı. İstanbul’un tarihi dokusu olan semtlerinde gezmeyi, dolaşmayı, antikacılara girmeyi, esnafla sohbet etmeyi daha çok seviyorum.

Gün içinde motivasyonunuzu yüksek tutmak için ne yapıyorsunuz? Ya da kendinize hatırlattığınız düşünceler var mı?
Enerjiye inanıyorum ve fırsat buldukça meditasyon yapıyorum. O kadar farklı insan ve dış etkenle, kötü enerjilerle karşılaşıyoruz ki etkilenmemek mümkün değil. Bazen özel olarak negatif olmayı seçtiğim günler dışında (kendini kapamaya bazen ihtiyaç oluyor bence) genelde içsel olarak pozitif biriyim. Bu, motivasyonumu oldukça yukarı çıkarıyor ama ister istemez kötü bir an yaşadığımda birkaç saat sonraki beni ve o durumu düşünüp “Bu kalıcı değil” diyorum. Bu beni hafifletiyor.

Sizi ne çıldırtır? Asla katlanamam dediğiniz şeyler var mı?
İnsanların bu kadar zalim ve benmerkezci olmasına anlam veremiyorum. Bir de hayatı çözmüş ama kendi ipini bağlayamamış insanların ahkam kesmesine gerçekten dayanamıyorum. Anlayışsızlık ve ikiyüzlülük de tahammül edemediğim ama tahammül etmek zorunda kaldığımda beni çıldırtan kavramlar.

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here