Bugünün işini yarına bırakmayın

GettyImages-185241020

Çevrenizde hep bir yerlere yetişmeye çalışan, dur durak bilmeden çalışıp geçen günlerin tadını çıkaramayanlar varsa onlara sık sık bu sözü hatırlatın. Eğer siz de onlardan biriyseniz gelin bugünü milat sayın ve anı yaşamaya başlayın.

Ha bugün, ha yarın derken nelerden vazgeçiyoruz, hiç düşündünüz mü? Ergenlik günlerinde hep bir şeylerin özlemini çekip, belki 18 yaşına geldiğimizde yapacaklarımızın hayalini kurduk birçoğumuz. Peki bunların ne kadarını gerçekleştirdik? Hep bir koşturmanın içinde yaşayıp durduk. O çok istediğimiz bilgisayara ulaşmak için anne-babamızın ders çalış direktifleriyle ilk gençliğimizi masa başında geçirdik. Para kazanmaya başlayınca dünyayı gezeceğim deyip, ev ile iş arasındaki servis güzergahının dışına çıkamadık çoğu zaman. Tüm bunları yapıp, bir de üzerine geçmişten söz ederken “keşke” ile başlayan cümleler kurduk. Yaşça bizden büyüklerin “Ben senin yaşında olsaydım…” ile başlayan geçmişe dair pişmanlıklarına, özlemlerine şahit olduk çoğu zaman. Yıllar sonra siz de benzer cümleler kurmak istemiyorsanız haydi harekete geçin ve tüm “keşke”leri “iyi ki yaptım”larla yer değiştirin. Gelecekte hüzünlenmek yerine, neşe ve keyifle dolu anılar biriktirmeye bugünden başlayın.

Modern zamanların en önemli sorunlarından biri olan hayatı ertelemek hakkındaki sorularımızın yanıtlarını Psikolog Meral Yıldırım Keskin’den öğrendik.

SON DÖNEMİN POPÜLER TANIMLARINDAN BİRİ ANI YAŞAMAK… TOPLUMDA BUNU YAPABİLEN KAÇ KİŞİ VAR?
“Anı yaşamak”, hayatımızı yaşadıklarımıza ya da yapamadıklarımıza dair “keşke”lerimizden ve henüz yaşamadıklarımıza dair kaygılardan özgürleştirmek olarak tanımlanabilir. Bir başka şekilde; içinde bulunduğumuz zamanı, durumu, geçmiş ve geleceğin yüklerinden bağımsız olarak yaşayabilmek olarak da açıklanabiliyor. Günlük hayatta tepki veremediğimiz ya da versek de pişmanlığını yaşadığımız pek çok durum var. O an sessiz kalıp, söylenemeyenler kişide pek çok negatif duygu oluşturuyor. Öfke, pişmanlık, bitmemiş işlerden kalan duygular gibi… Bitmemiş işlerde bu anıları ve negatif duyguları zihnimizde, bedenimizde taşıyor, tekrar tekrar filmi başa sarıp duyguları büyütebiliyoruz. Psikolojik kökenli fiziksel pek çok hastalığın bu olumsuz duyguların ürünü olduğu artık toplumda bilinen bir kavram. Ama ne yapılması gerektiği konusunda yeterli bilinç yok ne yazık ki…

HEP BİR YERLERE, BİRİLİERİNE YETİŞMEK İSTERKEN ASLINDA KENDİ YAŞAMIMIZDAN FERAGAT EDİYORUZ DEMEK YANLIŞ OLMAZ, DEĞİL Mİ?
Hızın içinde derinliği kaybediyoruz diyebiliriz. Kendimizle ve diğerleriyle bağlantıda olduğumuz zaman her şey iyi. Problemler çıkabiliyor ama bunlarla baş edebilmek mümkün. Ancak hızımız arttığında bağlantımız kopuyor. O an olduğumuz yerde değil de gideceğimiz yerde, yetişeceğimiz kişilerle ya da gelecekteki bir senaryonun içinde oluyoruz adeta. Bu durumu şöyle örnekleyebiliriz: Bir otomobilde ortalama hızda giderken çevremizdeki detayları, örneğin reklam panolarında yazanları okuyabiliyoruz ama hızımız yükseldikçe bu giderek azalıyor. Şimdi ve burada olmadığımız zaman kendimizle de bağlantımız kopuyor. O an ne istediğimiz, ne hissettiğimiz, yanımızdakiler ya da çevremizdeki fırsatlar bulanıklaşıyor. Duygularımız da bu doğrultuda şimdiye ait olmuyor çünkü endişe, telaş, kaygı bugünün duyguları değil. Sizin feragat dediğiniz kavram da burada ortaya çıkıyor. Biz yetişmeye çalıştığımız gelecek için bugünü harcıyoruz. Dolayısıyla geleceğe de yeni pişmanlıklar ekleniyor.

Mutlu olmaya dönük planlar yapılıyor. Peki bu duygu planlanabilir bir şey mi, yoksa o an mı hissedilir? Bir şeye sahip olunca, bir şey yapınca mutlu olacağımızı düşünerek bunu erteliyoruz. Ulaşmaya çabalarken, hayattaki süreci kaçırıyoruz. O şeyi elde ettiğimizde, yaptığımızda evet belki mutlu oluyoruz ama bir süre sonra hızla alışıp, yeni mutluluk planımızın peşine düşüyoruz. Yaşamda planlarımız, hedeflerimiz olmalı elbette. Bunlar gereklilik ama önemli olan sonuca odaklanıp duyguları ertelemek, süreci yaşayamamak…

EN ÇOK KİMLERDE BU DAVRANIŞA RASTLANIYOR?
Tüketimin ön planda olduğu hızlı bir dönemde yaşıyoruz. Bir şeylerin tüketilebilir olması, ulaşılabilir olduğu bilgisini ve ulaşma ihtiyacını getiriyor. Dolayısıyla bir şeylere sahip olmanın önemsendiği bir dönemdeyiz. Her şeye sahip olmak, her şeyi yapmak istediğimiz gibi… Özellikle büyük şehirlerde yaşam hızlı ve kalabalık. Tüketilebilir şeylere ulaşmak daha kolay. Bunu sadece büyük şehir olarak sınırlamak da yanlış olabilir. Böyle bir trendin içinde yaşıyoruz. Ulaşmak istediklerimize çabalarken çok sıkıldığımız ya da yorulduğumuz zaman ise en popüler kaçış planları bir Ege kasabasına yerleşmek ya da bir kafe açmak! Bunların temelinde yavaşlama ihtiyacı görülüyor. Öte yandan bugünlerde yavaşlamayı, anı yaşamayı öğreten Doğu felsefesine yönelik uğraşlar da bir hayli revaçta. Sakin ve anda kalmak, yavaşlamak kişinin ihtiyacı haline geliyor. Diğer taraftan bu tür eğitimlerin, uğraşların da tüketilebilir ve satılabilir birer objeye dönüştüğünü görüyoruz.

BİZİ HAYATTAN NE UZAKLAŞTIRIYOR?
Hayata uyum sağlamak aslında bir yetenek, beceri. Bundan uzaklaştığımız zaman hem ruhsal hem de fiziksel olarak hastalanıyoruz. Hayata uyum ilk yıllardan itibaren öğrendiğimiz deneyimleri içeriyor. Oysa zaman, değişimi de zorunlu tutuyor. Buna uyum becerisi ise geçen zamanla birlikte değişimlere uyum sağlayabilmeyi; sorunları durumsal kabul edip başa çıkabilmeyi ve başka sorunların da gelebileceği gerçeğini kabul etmeyi ifade ediyor. Kişi geçen zamanla birlikte değişimlere ve değişim gerektiren durumlara uygun davranamadığında uzaklaşmaya başlıyor. Bu noktada ya kontrol kaygısıyla geleceğe daha çok yatırım yapıyor ya da geçmişteki olayların anılarında ve duygularında kalıyor. Her ikisi de kişiye kendini iyi hissettirmiyor.

HEM KARİYER SAHİBİ OLMAK HEM DE HAYATI DOYASIYA YAŞAMAK MÜMKÜN MÜ? BÖYLE YAŞAYAN KİŞİLER DİĞERLERİNE GÖRE NEYİ FARKLI YAPIYOR?
Elbette mümkün. Kişinin önce kendini tanıması, kendiyle ilişkide olması önem taşıyor. Çünkü cesaretten uzaklaşmak kaybettiriyor. Nasıl diye sorarsanız… Hayat karşımıza pek çok engel, sorun çıkarabiliyor. Oysa bu gibi durumlarda sahip olduğumuz bilgi, donanım kadar sorunların karşısında aldığımız duruş da bizi güçlü kılabiliyor. Anda olan kişi sorunları da hayatın bir parçası olarak değerlendirip, cesaretini kaybetmeden uygun tepkiler verebiliyor, uygun duruş alabiliyor. Sahip olduğu bilgiyi iyi şekilde işleyebiliyor. 

Kariyer de yaşamımızda var olan bir durum. İş yaşamında sıklıkla örnek alınan başarılı kişilerin zorluklar karşısında iyi manevralar yapabildiği, risk alabildiği görülüyor. Ancak buradaki cesaret, körlemesine olmamalı. Durumun farkında olup, o an harekete geçebilmek, yeni bir şey yapabilmeyi anlatıyor. 

Kariyer sahibi olmak, sahip olunanı korumak da önemli. Sözünü ettiğim gibi esnek olabilen kişiler, iş-yaşam dengesini oluşturmada da diğerlerinin önüne geçebiliyor. Sadece iş yaşamını odak haline getirmek ise sağlıklı değil çünkü kişinin pek çok kanaldan beslenebilmesi gerekiyor. Anda olabilmek nasıl ki geçmiş ve geleceğin dışında ise aynı şekilde iş yerinde ya da özel yaşamında da orada olabilmeyi içeriyor. Bu durumda da kişinin negatif duyguları gerek zaman gerek mekansal olarak taşımadığı görülüyor. 

İLERİ YAŞ GRUBUNDAN SIK DUYDUĞUMUZ BİR CÜMLEDIR “BEN SENİN YAŞINDA OLSAM NELER YAPMAZDIM!”. GENÇ YAŞTAKİLERİN BU DURUMUN FARKINA VARMASI, BUNU İDRAK ETMESI ZOR MU? 
İleri yaş; zamanın yavaşladığı, üretkenliğin azaldığı, geçen zamanın değerlendirildiği bir dönem. İnsanlar geriye dönüp baktıklarında “keşke”leriyle yüzleşiyor. Geçmişe bakıldığında görülen kaçan fırsatlar, bitmeyen işlerle dolu bir hayat da olabiliyor elbette. Verilen öğütler de bu deneyimin etkisiyle oluyor. Gençlerin söylenenleri duyması ve tanıklık etmeleri önemli olsa da bunu kendi yaşamlarında içselleştirmeleri gerekiyor. Pek çok şeyi bilsek de bu bize değil, başka hayatlara ait olan, dışta kalandır çoğu zaman. Söylenenler ve tanıklık edilenler bugünün bilgisinde mevcut. “An”da olabilen kişinin bugüne dair kararlarında da etkili oluyor. 

BİYOLOJİK SINIRLAMALAR KADINI HAREKETE GEÇİRİYOR
Yaşamın içinde neleri ertelediğinizi bir düşünün! Bırakılamayan sigara, bir türlü başlanamayan diyetler, aramak istenen dostlar, son dakikaya bırakılan işler… Pek çok şeyi erteliyoruz ve eyleme geçemiyoruz. Bunlar bazen de evlenmek, çocuk sahibi olmak, boşanmak şeklinde ortaya çıkıyor. Psikolog Meral Yıldırım Keskin, pek çok evlilikte kişilerin sorunların zamanla düzelebileceğine inanarak, bu konuda profesyonel yardım almaksızın beklediğini belirterek, “Psikolojik yardıma başvuranların oranlarına bakıldığında kadınların daha çok olduğu görülüyor. Erkekler arasında ise yaşananları sorun olarak görmeyen ya da psikolojik desteğin yararlarını sorgulayan bir grup var. ‘Bana kimse yardımcı olamaz ancak ben istersem halledebilirim’ diyenler oluyor. İlişkilerde bir sorun varsa kadın konuşmayı, erkek ise ertelemeyi tercih ediyor” diyor.

Kadınlar değişim konusunda daha farkındalık sahibi, istekli ve inançlı. Burada sözünü ettiğimiz erteleme davranışı konusunda kadınların biyolojik sınırlılıkları da öne çıkabiliyor. Örneğin, çocuk sahibi olmak kadınlar için bir döneme kadar eyleme geçilmesi gereken bir karar. Çünkü günümüzde erken menopoza sık rastlanıyor. Bu ve benzeri birçok faktörün kadınların duygularını, kararlarını etkilediğini vurgulayan Psikolog Keskin, şunları söylüyor: “Biyolojik sınırlılıklar nedeniyle birtakım kararları almakta harekete geçen taraf genellikle kadınlar oluyor. Kariyer hayatına bakıldığında kadınların çocuk sahibi olmasının kariyer hızı açısından etkili olduğu ama baba olmanın herhangi bir değişime yol açmadığı görülüyor.”

ANDA KALMAK ÇOK ZOR MU? 
Yaşamda aslında tam tersini öğreniyoruz yani anda kalmamayı. Anda kalmak bildiğimiz bir şey. Bakın doğa andadır, müdahale edersiniz ve tepki verir. İklim değişikliği buna güzel bir örnek. İnsanlar da yaşamının ilk yıllarında anda kalabiliyor. Çünkü ihtiyacı, hazzı ertelemeyi geliştikçe öğreniyor. Aklına esince istediğini yapan insanlarla dolu bir ortamda yaşadığınızı düşünün. Çocuk, toplumsal hayatın gerekliliği olan kuralları öğrenirken, büyürken neyi nasıl yaşadığı önem taşıyor. Yaşama uyum becerisi, değişime uyum burada gerekiyor. Ama sahip olduğumuz bu özelliğimizi yeniden hatırlamak ya da öğrenmek, hiç de sanıldığı kadar zor değil. 

HAYATI ERTELEMEK DEMEK VURDUMDUYMAZLIK ANLAMINA MI GELİYOR? BU DENGE NASIL KURULMALI? 
Ertelemek gerekli olabilir eğer uygun zaman değilse… Çünkü anda yaşamak dürtüsellik, başına buyrukluk demek değil. Hayatta neyi, neden ertelediğimiz önemli. Daha büyük bir ödül için hazzı ertelemek gerekebilse de bunun dozu ne kadar olmalı? Çünkü zamanın geri veremeyecekleri de var. Geriye dönük pişmanlık yaşatmayacaksa, o anki uygun tepki ertelemekse buna göre davranmak gerekiyor. 

Değişim kaçınılmaz ve bir gereklilik. Hayatın bize sunduğu değişim fırsatlarını görüp değerlendiremiyorsak, bu hep aynı şeyi yaptığımıza işaret ediyor. Değişime ayak uydurmak bir uyum becerisi. Bu fırsatları kaçırıyorsak, uyum becerilerimizi geliştiremeden değişime hazırlıksız olduğumuz anlamına geliyor. 

Formsanté 2016 – Haziran sayısı
Ayşegül Uyanık Örnekal

YORUM YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here